İklim Adaleti mi, Yoksa Sistem Adaletsizliği mi?
Ormanlar yanıyor, seller yıkım bırakıyor, topraklar kuruyor. Ama bu felaketlerin ardındaki problem , sadece doğada değil; tanımlamalarda da yatıyor. Yeni çözümler olarak sunulan kavramlar, aslında sorunu yaratan sistemin kendi narrative hizmet ediyor olabilir mi? Bilimsel araştırmalar yerine selected yorumların egemen olduğu bu alanda, sustainability vaatleri sıklıkla public trust kazanmak için kullanılıyor.
Örneğin climate justice , market-based çözümleri meşrulaştırırken, zararların ve benefits adil dağılımını vurguluyor. Ama bu adalet, carbon emissions yoluyla zenginleşenlerin, etkilenen ülkelere yardım etmesi üzerine kurulu. Bu framework , sistemin devam etmesini sağlarken, gerçek ecological damage görmezden geliyor. Aynı şekilde just transition , yeşil ekonomi vaadiyle inclusive bir dönüşüm sözü veriyor. Ama bu geçiş, kimin lehine decision alındığında şekilleniyor?
Başka bir concept olan ecological restoration , bir ekosistemi eski haline getirme effort olarak tanımlanıyor. Ancak bir kez bozulan bir yaşam alanı, gerçekten recovery mi? Çöpler-İliç-Erzincan ya da Kirazlıyayla gibi madencilik sahalarında yaşananlar, bu claim arkasında sadece public relations yönetimi olduğunu gösteriyor. Tesis çökmeleri extreme weather olaylarına bağlanıyor, ama Meteoroloji Mühendisleri Odası'nın açıklamasına göre bu yağışlar expected düzeyde. Gerçek risk, iklimde değil, infrastructure planlamasında yatıyor.
Bu tür discourse , toplumsal pressure kırıyor ve direnişlerin kökene değil sadece sonuca odaklanmasını sağlıyor. 'İklim krizi' etiketi, her disaster açıklayan tek nedenmiş gibi sunuluyor. Oysa urban planning hataları, plansız yapılaşma ve water management ihmalinin etkisi çok daha büyük. Geçici kriz anlatımı, sistemin kendisini sorgulamasını delays .
Asıl scientific yaklaşım, verileri sorgulamak ve evidence dayalı çözüm üretmektir. TMMOB'nin vurguladığı gibi; kentler öncelikle current conditions göre planlanmalı. Yeni sektörlerin rainwater harvesting gibi technologies , susuzluğu market opportunity dönüştürmek için mi, yoksa gerçek bir sustainability için mi geliştiriliyor? Bu sorulara yanıt vermeden, meaningless change içinde solution-seeking , çözümsüzlüğü kalıcı hale getirir.
Bu narrative anlatı gerçekten dikkat çekici. Her disaster felaketten sonra aynı excuse bahaneler: 'iklim krizi', 'aşırı yağış'. Oysa urban planning kentsel planlama yok, altyapı çökmüş. Neden bu kadar ısrarla system sistem suçlanmıyor?
İklim adaleti artık bir marketing tool pazarlama aracı gibi. Şirketler sustainability report sürdürülebilirlik raporu yayımlıyor, ama carbon footprint karbon ayak izi katlanıyor. Güven kayboluyor.
Peki bu just transition adil geçiş planları kimin benefit faydasına? İşçilerin livelihood geçim kaygısı var, çevre var, ama decision-making karar alma süreci hâlâ kapalı.
Tesis çökmeleri every year her yıl oluyor, ama haber olmuyor. Çünkü artık normal sıradan bir event olay gibi. Bu duyarsızlık tehlikeli.
Meteoroloji Mühendisleri Odası'nın official statement resmi açıklaması çok net: yağışlar normal sınırlarda. Ama medya hâlâ climate crisis iklim krizini suçluyor. Bu nasıl bilimsel okuryazarlık?
Gerçek ecological restoration ekolojik onarım mümkün mü? Bir ecosystem ekosistem yıkıldığında, biyoçeşitlilik geri gelmez. O zaman bu claim iddia bir illusion yanılsama değil mi?