Kentler Suskun: Sessizliğe Dönüştürülen Söz Hakkı
politics , hızlı düşünmeyi ve decision zamanında alabilmeyi gerektirir. Çünkü siyaset, özünde bir problem çözme sanatıdır. Eğer siyaset sürekli crisis ve çatışma ortamlarını yönetmeye sıkışmışsa, burada bir tıkanma var demektir. Bu durumda doğru kararlar ya hiç taken ya da gecikmektedir. Bugün yaşadığımız çağın en derin sorunlarından biri yalnızlıktır. Milyonlarca insanın bir arada yaşadığı kentlerde bu denli yoğun bir yalnızlığın ortaya çıkması tesadüf değildir. Bu durum yalnızca bireysel değil; aynı zamanda political ve toplumsal bir sorunu gösterir.
Moda sahilinde dolgu alan üzerine yapılmak istenen 35 bin metrekarelik cami projesinin yeniden gündeme gelmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Tartışma, “Gereksinim var mı yok mu” eksenine sıkıştırılmaktadır. Oysa sorun bundan çok daha derindir. Ekonomik crisis derinleştiği, dünyanın savaşlarla sarsıldığı ve muhalefet yönetimindeki belediyelere yönelik pressure arttığı bir dönemde; 20 bin kişi kapasiteli bir cami ve altında devasa bir otopark projesinin gündeme getirilmesi dikkat çekicidir. Bu gerçek bir worship gereksiniminin sonucu mudur, yoksa din üzerinden yeni bir tartışma alanı açılarak asıl sorunların üzeri mi örtülmektedir?
İstanbul’un dolgu alanlarla tanışması, Bedrettin Dalan dönemine uzanır. Sahil yolları büyük ölçüde dolgu alanlar üzerine yapılmıştır. Sonraki yönetimler de “park” ve “kamusal alan” gerektiğini öne sürerek bu politikayı sürdürmüştür. Ancak bu süreçte doğanın dengesi bozulmuş, kent giderek concrete teslim edilmiştir. Dolgu alanlara yönelik karşı çıkışlar yıllarca dile getirildi. Kent savunucuları, meslek odaları ve eylemciler bu alanların ekolojik ve kamusal değerine dikkat çekti. Buna karşın dolguların yapılması sürdürüldü; kent, adım adım sermayenin ve profit alanına dönüştü.
Moda’daki cami projesi de bu sürecin bir parçasıdır. 2018 yılında ruhsatlandırılan proje, açılan davalar sonucunda iptal edildi. Ancak daha sonra alınan kararlarla yeniden gündeme taşındı ve süreç ilerletildi. Dikkat çekici olan, İBB yönetiminin iktidardan muhalefete geçmesine karşın muhalefetin de yerel yönetimde benzer bir tutum sergilemesi ve mahkemenin iptal kararına karşı appeal yoluna giderek 35 bin metrekarelik inşaatın sürmesi yönünde bir tutum almasıdır. Burada asıl sorun, bir caminin yapılıp yapılmaması değil. Asıl sorun, kentte yaşayan insanların voice giderek ortadan kalkmasıdır.
Bugün kentler suskundur. Çünkü onları savunması gereken mekanizmalar zayıflamış; kentler, o kentlerde yaşayan milyonlarla birlikte yalnız bırakılmıştır. Sermaye, siyaseti belirleyen başlıca güç olmuş; kamusal alan giderek shrinking . Moda’daki cami tartışması artık bir yapı sorunu olmaktan çıkmış; tarafların kendi siyasal hedeflerini öne çıkardığı bir zemine dönüşmüştür. Bu nedenle tartışmanın özü, caminin yapılıp yapılmaması değil; kentin nasıl ve kimler tarafından managed sorusudur. Çünkü konu bir yapı değil, bir anlayıştır. Ve bu anlayış, kente değil, ranta odaklanmaktadır.
Kentlerde public space kamusal alan daralıyor, biz de sessizleşiyoruz.
Din, her tartışmada bir kalkan gibi kullanılıyor. Ama asıl mesele power güç paylaşımı.
Beton, denizi yutarken kimse sesini çıkarmıyor. Bu proje sadece bir cami mi, yoksa bir symbol sembol mü?
İstanbul'un her dolgusunun ardında bir profit ranta dönüşmüş vasiyet vardır.
Ben ibadet etmeyi savunuyorum ama neden her çözüm cami olsun?
İBB'nin bu tavrı, muhalefetin de iktidar mantığına teslim olma işaretidir.
Halk dışlanınca kararlar havada kalır, gerçek ihtiyaçlar gömülür.
Moda’da yalnız bir cami değil, bir toplumun yalnızlığı inşa ediliyor.